• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/eglencelitarih?ref=bookmarks
  • https://plus.google.com/+Eglencelitarihtarih
  • https://twitter.com/Eglenceli_Tarih









Anket
eglencelitarih.com'u arkadaşlarınıza da önerir misiniz?
Hüseyin Avni Lifij: Karagün ve Akgün
Prof. Dr. Kemal Arı

Hüseyin Avni Lifij'in Savaş resimlerinden
Hüseyin Avni Lifij: Karagün 
“Kara Bir Gün” Süleyman Nazif’in İstanbul’a Fransız General D’esperey’in 8 Şubat 1919 günü Romalı general gibi, bir atın üzerinde İstanbul’a girişinin hemen sonrasında, 9 Şubat 1919 günü, Hadisat gazetesinde yazdığı ünlü bir yazının adıdır... O gün yaşananları ünlü şair ve gazeteci, “Kara Bir Gün” olarak nitelendirmişti. Niçin? Çünkü o gün, bu şımarık Fransız General, Türklerin gururunu kıracak hareketlerde ve davranışlarda bulunmuştu. Bu onun İstanbul’a ikinci gelişiydi. İlk gelişinde karşılanışından memnun olmamıştı. 8 Şubat 1919’da Müttefik Ordular Komutanı olarak geldiğinde ise, sanki büyük zaferler kazanmış bir “Fatih” edasıyla girmişti. O günü yaşayanlar, karşılarında eski bir Roma İmparatoru’nu görmüş gibi olmuşlardı. O, beyaz bir ata binmişti. Süslenmiş ve dizgini olmayan beyaz atın önünde iki zenci d’Esperey’in ilerleyişine eşlik ediyordu. Galata Rıhtımı’ndan yola çıkan d’Esperey, Beyoğlu’na kadar zafer alayı oluşturmuştu. Onun gelişini karşılamak üzere bir de Osmanlı bandosu bulunmaktaydı. Fransız General, çalan bandonun atını ürküttüğü gerekçesiyle sert bir kırbaç işareti yaparak bandoyu susturmuştu. Sanki kendini, İstanbul’u fethe gelmiş büyük bir kahraman olarak görüyordu. İleri geri konuşuyor; Osmanlı Devleti’ni ve onun yöneticilerini aşağılayan sözler söylemekten ve davranışlarda bulunmaktan çekinmiyordu. Onun bu mağrur duruşu ve haşmetli görüntüsünden etkilenmiş azınlıklar, şımarıkça hareketler yapmaktan geri kalmıyorlardı. İlerleyen ata yol boyunca eşlik eden bu gruplar, alkışlar arasında generalin geçişine eşlik ediyorlardı. Bu alkışlar arasında ilerleyen d’Esperey, Beyoğlu’ndaki Fransız sefarethanesine girdi...
Bu olay, yenilir yutulur cinsinden değildi. Her şeyden önce Türklerin gururunu kırıyor; büyük bir ulusun tarihsel geçmişine bakıldığında yüzleri kızartacak kadar olumsuz etkiler bırakıyordu. Süleyman Nazif, bu hareketi asla içine sindiremedi. Bir gün sonra, yani 9 Şubat 1919 günü Hadisat gazetesindeki köşesinde “Kara Bir Gün” başlıklı bir yazı yazdı. Yazı gazete tarafından kalın, siyah bir çerçeve içine alınmıştı. Bu siyah çerçeve yası simgeliyordu. O, yazdığı yazısında geçmişin ünlü komutanlarına ve kahramanlarına göndermeler yaparak anımsatıyor; bu kahramanların büyük kentlere girerken bu tür davranışlarda bulunmadığını söylüyordu. Örneğin, 1871’de Almanlar Paris’e girerken böyle hareketler yapmamışlardı. Ancak d’Esperey’in hareketleri ve onu alkışlayanlar arasında kimi Müslüman Osmanlı tebaasının da oluşu şairin canını hayli sıkmıştı. Süleyman Nazif, bu olay sırasında birçok Osmanlı vatandaşı tarafından gösterilen nümayişin, Türk’ün ve İslam’ın kalbinde ve tarihinde sonsuza kadar kanayacak bir yara açtığını; asırlar geçse de bu acının hissedileceğini, hüzün ve acıyla gelecek kuşakları ağlatacak bir miras olduğunu anlatıyordu.
Bu sözler, elbette ölmüş sanılan bir ulusun kendi bağrından çıkan diri bir nefesti. Bu başlık, Mütareke döneminin o günlerinde kalmadı. Sonraki dönemde, pek çok olayda ve betimlemede temel bir esin kaynağı oldu. Evirilerek, “Karagün” olarak tarih literatüründe yerini aldı... Daha sonra bu ada, yeni bir ad daha eklenmiştir: “Akgün” 
Bu iki deyim, giderek Türk Ulusu’nun genel yazgısıyla kaynaşmış iki önemli tarihsel kesitin betimlemesinde öne çıkmıştı. Artık Türkiye’nin “Karagün”ünden ve “Akgün”ünden söz edilir olmuştu... 
“Karagün”, 15 Mayıs 1919 tarihinden sonra Türklerin öz yurtlarının emperyalist güçler tarafından işgalini anlatır. “Akgün” ise tıpkı ölümden dirilişe, batıştan çıkışa, yok oluştan varoluşa dönüşüm anlamı taşıyan Türklerin yurtlarını emperyalist saldırılardan arındırması ve işgalci orduları denize döktüğü 9 Eylül 1922 gününü simgeler...
Bu tarihsel evreler, elbette Türk Ulusu’nun tarihinde ve onların kolektif yazgısında derin izler taşır. Öyle ki bu iki kavram, yalnızca belli tarihsel kesitleri betimleyen sözcükler olarak kalmamış; giderek, Türk resim sanatının en önemli yapıtları arasında yer alan iki önemli yağlıboya tablonun da adı haline gelmiştir:
Bu tablolardan birinin adı “Karagün”, ötekinin adı da “Akgün”dür. “Kara” deyimi, ister birey ister toplum yaşamında olsun acı, kederli, zor ve şanssız günleri anlatmak üzere kullanılan deyimlerden biridir. Kişinin kötü giden yazgısı için, “kara bahtlı” deyimi kullanılır... “Ak” ise güzel, coşkulu ve umut dolu günleri anlatan deyim olarak Türkçenin sözcük dağarcığı içindeki yerini alır. Bu iki kavram arasında tıpkı acıyı tatlıya, kötüyü iyiye, çirkini güzele dönüştürmek gibi bir ilişki söz konusudur. Kara günleri ak’a çevirmek; ters giden yazgıyı alaşağı edip, onun yerine umudu ve kurtuluşu koymak; tıpkı tutsaklığı özgürlüğe, ölümü dirilişe, yok oluşu var oluşa çevirmek gibi bir anlam taşır.
Sonradan, örneğin Jandarma Umum Müdürlüğü’nün Matbaası’nda basılan kitaplarda, matbaa yeri olarak “Akgün” deyiminin kullanılışı; bu kavramlara dönemin kendine özgü havası içinde ne kadar değer verildiğinin somut bir kanıtıdır...
Bu iki tabloyu yapan kişi Samsunlu bir ressamdır... Türk resim sanatı içinde seçkin yerini alan bu kişi; Karagün ve Akgün adlı tabloları yaparak; Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşı gibi büyük bir tarihsel olayı, kurguladığı kompozisyonlarla anlatmaya çalışmıştır. Bu kişi, romantik, içsel; derinlemesine duygu anlatımına önem veren, kişiliği açısından bakıldığında melankolik bir yapısı olan Hüseyin Avni Lifij’dir... Zayıf, çelimsiz bünyesi; so derece duygusal kişiliği ile Türk ressam dünyasının içinde beliren yüzüyle O, kısa sayılacak yaşamı içinde Kurtuluş Savaşı’na kalıcı bir katkı sunmaya çalışmıştır.
Bu tabloların yapılış serüvenine ve taşıdığı kompozisyon ve üzerinde yer alan motiflerle anlatmaya çalıştığı derin tarihsel anlama geçmeden önce, Hüseyin Avni Lifij’i biraz yakından tanımaya çalışalım:
Hüseyin Avni Bey, 1886 yılında Samsun’a bağlı Lâdik’te, Karaaptalsultan Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Erken cumhuriyet döneminin ilk idealist ressamlarından biridir. Babası devlet memuru, annesi ise ev hanımıdır. Aile, Hüseyin Avni daha küçük bir bebekken, İstanbul’a göç etmiş ve Rumelihisarı’na yerleşmişti. Samsunlu olan aile, burada yeniden yaşama sarılmak istemişti. Hüseyin Avni, ilköğrenimini Fatih semtinde bulunan Aşıkpaşa Mahallesi’ndeki mahalle mektebinde yaptı. Burada resim ve müzik derslerine ilgisi olduğu ortaya çıktı. Ortaöğrenimini ise Şehzadebaşı’ndaki Numune-i Terakki Mektebi’nde sürdürdü. 1898 yılında hastalandı. Hastalığı, zaten zayıf olan bedenini iyice güçsüz duruma düşürmüştü. Bu nedenle bir süre okula gönderilemedi. Fransızca’ya büyük bir ilgi duyuyordu... Bu dönemde özel Fransızca dersi aldı. 1901 yılında Nafia Nezareti’nin Demiryolları Müdürlüğü’nde işe girdi... Fransızcasını ilerletmek için “Alyans İsraelit” okuluna bir süre devam etti... Aynı zamanda İskender Ferit adlı bir kişiden özel Fransızca dersleri aldı. Bu süreçte o, anatomiye ilgi duydu. Bu amaçla Mülkiye Tıbbiyesi’ne gitti . Çok sevdiği resim sanatında boya tekniğini derinden kavramak ve çalışmalarına uygulayabilmek için, Eczacı Mektebi’nin fizik ve kimya derslerine dinleyici olarak katıldı. Bu arada Henry Prost ile tanıştı... O, resim sanatına son derece ilgi duyan ve değişik portreler başta olmak üzere değişik tarzlarda resimler yapan Hüseyin Avni’nin, o dönemde müze müdürlüğü yapmakta olan ünlü ressam Osman Hamdi Bey’le tanışmasını önerdi. Aynı yönde İskender Ferit de önerilerde bulundu... Bu sıralarda O, elinde piposu ile kendi oto portresini yapmıştı. Bu resmini de yanına alan Hüseyin Avni Bey, Osman Hamdi Bey’den bir randevu alarak, onunla görüşmeye gitti. Osman Hamdi Bey, bu hevesli gençle yakından ilgilendi. Onun, kendi oto portresini son derece beğendi. Kendisine, yeni resimler yaptıkça getirip göstermesi isteğinde bulundu. Derken, 1908 yılında İkinci Meşrutiyet hareketi gerçekleşti. Artık koşullar oldukça değişmiş, yeni olanaklar ortaya çıkmıştı. Bu süreç içinde Hüseyin Avni Bey, yeni resimler yaptıkça Osman Hamdi Bey’e gidiyor ve resimlerini gösteriyordu. Bu yetenekli gencin, eğitimine Avrupa’da devam etmesinin gerekli olduğunu düşünen Osman Hamdi Bey, yine sanata son derece düşkün olan Abdülmecit Efendi’ye bu gençten söz etti. Hüseyin Avni de imzaladığı bu resmi, Abdülmecit Efendi’nin beğenisine sundu. Kendisi de son derece sanat düşkünü olan Abdülmecit Efendi, bu resmi son derece beğendi. Artık onun yardımıyla Hüseyin Avni Bey, 1909 yılında Fransa’ya hareket etti. 1909 yılında Paris’e gitti. Orada değişik resim kurslarını izlemeye başladı. Ressam Guilllonet ve Ande Lecomte ile tanıştı. Onların atölyelerine devam ederek, sanat yeteneklerindeki incelikleri görmeye ve anlamaya çalıştı. 1912 yılında Balkan Savaşı çıkınca yurda çağrıldı. İstanbul Sultanisinde resim, Kandilli İnas Sultanisi’nde de Fransızca öğretmeni olarak görev yaptı. Bunun yanı sıra pek çok sergi de açtı. 1919 yılında Harika Sirel Lifij Hanım’la nişanlandı. Yine yakasını bırakmayan hastalıkları nedeniyle bu nişanlılık ancak 1922 yılında evliliğe dönüşebildi. İşgal yıllarının İstanbulu’nu, ezilmişliği; bu ezilmişlik sonunda yeniden yeşeren dirilişi bu kentte duyumsadı. Mustafa Kemal Paşa’nın adını İstanbul’da bulunduğu sıralarda duydu ve bu ulusal kahramana gönülden bağlandı.
Hüseyin Avni Lifij'in Savaş resimlerinden Ak Gün
Hüseyin Avni Lifij'in Savaş resimlerinden Ak Gün
1922 yılının sonunda ulusal savaşın en kritik evresine ulaşılmıştı. Artık yılgınlık ve yenilgi diriliş ve utkuya dönüşmüştü. Mustafa Kemal Paşa tartışmasız biçimde Türklerin tarihteki en büyük kahramanlarından biri olarak öne çıkıyordu. Ulusal bir kahraman olarak O, Mudanya Bırakışmalarını daha yakından izleyebilmek için, İzmir’den Bursa’ya gelmişti . Gazi’nin Bursa’ya geldiği duyulduğunda, birçok yurtsever öğretmen ve sanatçı, onu yakından görmek için İstanbul’dan Bursa’ya koştu. Gazi’yi görmek için Bursa’ya koşanlar arasında Hüseyin Avni Bey ile eşi Harika Lifij ve onun kardeşi Nijad Bey de vardı. Mustafa Kemal Paşa, onların gözünde, tarihin yetiştirdiği en büyük kahramandı. O günlerde Mudanya’da bırakışma için çetin görüşmeler yapıyor; Bursa’ya gidip gelen Mustafa Kemal Paşa ve ona eşlik eden Mareşal Fevzi Paşa ve öteki komutanlar, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın buradaki müzakerelerini yakından izleyip değerlendiriyorlardı. Mudanya ve Bursa tarihi günler yaşamaktaydı. Gazi bu günlerde kendisini görmeye gelmiş olan İstanbullu yurtseverlerle de yakından ilgilendi. Bursa’da, bu gençleri kabul ederek onlarla yakından ilgilendi. Bu arada Hüseyin Avni Lifij de Gazi’yle tanışmıştı. Hüseyin Avni Lifij’in resim sanatında yaptıklarını öğrenen Gazi Mustafa Kemal Paşa, onu Ankara’ya davet etti. Oraya gitmeli, ulusal savaşın kalbi olan Ankara’yı yakından tanımalı, Türk Ulusal Savaşı’nın ruhunu kendi yüreğinden öğrenmeliydi. Bu istek doğrultusunda Hüseyin Avni Bey Ankara’ya gitti. Genelkurmay Başkanlığı’nda dört ay boyunca konuk olarak kaldı. Mareşal Fevzi Paşa’yı yakından tanıdı. Onun bir yağlıboya portresini yaptı. O süre içinde, zaten hep işittiği, gördüğü ulusal savaşın acı hatıraları üzerine anlatılan çok şeye tanıklık etti. Ünlü komutanlarla tanıştı ve onların anlattıklarının yakın tanığı oldu. Tam da bu günlerde; iki önemli tabloda, ulusal savaşın başlangıcını ve bitişini ele alma gereği duydu. Bunlardan birisinin adı Karagün olacak ve onda Anadolu’nun işgal altında ezilmişliğini, Türk’e ait yanıp yıkılan ait kutsal değerleri; yok edilmeye çalışılan bir ulusu ve tarihi anlatacaktı. İkinci tablosunun adını da Akgün olarak belirlemişti. Bunda da ezilmiş bir ulusun, nasıl şahlanarak zafere koştuğunu resmedecek; böylece ölümden dirilişe, yok oluştan kurtuluşa giden bir sürecin tarihsel bir kompozisyonunu resmedecekti. Ankara’da kaldığı dört ay boyunca bunu tasarlayan Hüseyin Avni Lifij, İstanbul’a dönünce tasarladığı bu yapıtları resmetmek için kolları sıvadı. Hummalı, yorucu bir çalışmanın sonucunda Türk resim sanatına, Kurtuluş Savaşı’nın tarihsel anlamını ortak bir kompozisyon içinde anlatan iki önemli tablo kazandırdı: Karagün ve Akgün... 
Hüseyin Avni Bey’in Karagün adlı tablosunun boyutları 93x1.18’di. Sonradan Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde de sergilenen bu tabloda o, tuval üzerine yağlıboya tekniği ile kompozisyonunu resmetmişti. Resim daha ilk bakışta insana, sanki kendi içinde derin anlamları olan bir mitolojik olay karşısında bulunuyormuş duygusu veriyor; sanki olağanüstü kahramanların yaşadığı derin bir trajediyi anlatıyordu. Fırça, ağırlıklı olarak pastel renklere gidip gelmiş; tuval üzerinde zemin ve derinlik çalışmaları yapılırken, her darbede, zemin üzerinde genişleyerek ve sağa sola yayılarak renkleri tuvale aktarmıştı. Düş vurgusu zengin; anlatım alabildiğine güçlüydü. Renkler birbiriyle son derece uyum içinde olarak, anlatmaya çalıştığı kompozisyonun anlamıyla bütünleşmekteydi.
Tabloya ilk bakışta, onun bir savaşı ve savaşın sonucunda karşılaşılan türlü kötülükleri, ölümleri, yaşanan acıları anlattığı görülüyordu. Yanıp yıkılan evler, minaresi yıkılmış bir cami, dağılmış duvarlardan oraya buraya savrulmuş taşlar bu büyük acıyı anlatan resme derin bir fon oluşturmaktaydı. Kenarda bir dibek taşı vardı. Yıkılmış bir evin paramparça olmuş kapısı; yine Anadolu’nun renklerini yansıtan, üzerine kanın ve ölümün düştüğü bir Türk kilimi ve oraya buraya serpiştirilmiş objeler Anadolu coğrafyasının derin tarihsel birikimini dışa vuruyordu. En önde ölmüş bir Türk anası vardı... Bu kadının üstü başı parçalanmış, orası burası meydana dökülmüştü. Belli ki işgalin çirkin aktörleri, onun namusunu kirletmişlerdi... Kadının sağ kolu, sırt altına doğru kıvrılıyordu. Göğüs ve bacaklar açıktaydı. Belli ki elleri arkaya doğru bükülen Türk anası, bu çirkin saldırıya karşı namusunu ve onurunu korumak için direnmişti. Kadın, göğsü üzerinden vurularak kahpece öldürülmüştü. Göğsünden sızıp, üzerine yatmakta olduğu kilim parçasına doğru kanı sızıp akmaktaydı. Bir ulusun kendi yaşamında kadın, doğurganlığın, yeni kuşaklar yaratmanın, onurun ve namusun simgesi olduğuna göre, onun tecavüze uğrayarak öldürülmesinden daha acı ne olabilirdi ki! Bu sonuçla karşılaşmak gerçek bir Karagün olarak elbette nitelendirilebilirdi. Ne var ki, resimde yer alan bu acı betimleme bununla sınırlı değildi. Gelecek kuşakların, soyun ve ulusun simgesi olan çocuk... Türk çocuğu... Ve tecavüze uğrayan bu ananın yavrusu; yani Türk’ün kendisi... Kadının yanı başında yine kendisi gibi süngü darbesi ile öldürülmüş bir Türk yavrusu göze çarpıyordu. Kadın, doğurganlığı ile yurt anayı, çocuk ise geleceğe uzanacak kuşakları temsil ettiği için, işte görülüyordu ki Türk Ulusu tarihsel varlığının sonuna gelmiş görünüyordu... Resimde Türk çocuğunun üzerinde Anadolu motifleri ve renkleri olan beşiği ters dönmüştü. Cansız bedeninden yalnız ayağı görünmekte; sırt aşağı anasına doğru uzanmış olarak cansız biçimde yatmaktaydı. Anlaşılan o ki; Türklerin Karagünü’nde yaşananlar; ulus için en öldürücü darbelerden biri olmuştu. Çocuğun ölüsü üzerine, sivri ve keskin gagasını uzatmış, kara kanatlarını iki yana doğru heybetle açmış; kuyruğunu beşik üzerinden arkaya doğru atmış devasa bir kartal uçarak gelmektedir. Göğün mavi ile mor renkleri arasında cesetler üzerine öbek öbek çöreklenmek için çığlık çığlığa gelen öteki kartallar da en öndeki kartalı izleyerek gelmektedirler. Ölen bebeğinin yanı başında tecavüze uğramış bir Türk anası; yakılıp yıkılan bir yurt, yok edilen bir kültür; kararan gökyüzü ve o gökyüzünü kaplayan ölümün ve yok oluşun habercisi kuşlar bu kompozisyonun ana figürleri olarak ortaya çıkıyordu …
Ya diğer yapıtı olan Akgün?
O ise büyük bir yürüyüşü, soylu zaferi ve kurtuluşa yönelişi anlatıyordu. Yavuz Türk askerleri, yenilip darmadağın olmuş düşman askerlerine karşı atlarını koşturuyorlar; Türk topçuları top üzerine serilmiş Yunan bayrakları önünde yiğitçe bu soylu yürüyüşü ve ufku gözetiyorlardı... 
Yıkılış ve diriliş; yok oluş ve kurtuluş böylece bu iki resimde anlatılmış olmaktaydı. 
Türk resim sanatında Hüseyin Avni Lifij bundan sonraki dönemde bir süre Sanayi-i Nefise hocalık yaptı. O, uygulamalı güzel sanatlar eğitiminin yaygınlaşması ile yetinmemiş; bu konuda çok sayıda yazı da kaleme almıştı. 
Fransız sanatından, edebiyatından ve şiirinden son derece etkilenen Samsunlu ünlü ressam Hüseyin Avni Lifij’in melankoliye yakın bir yaşam biçimi vardı. Bedeni güçsüz, zihni dalgındı... Mutsuz olduğu dönemlerde, özellikle bu dalgın kişiliği ortaya çıkmaktaydı . Öyle ki, bu dalgınlık ve melankoli durumu, soğuk havalarda paltosuz gezerek, hastalanmasına yol açacak kadar ciddi boyuttadır . Öyle ki, böyle bir hastalığın sonunda O, 1927 yılında İstanbul’da genç yaşta sessiz sedasız biçimde yaşamını yitirmiştir.

Fotoğraflar

http://kutuphane.gov.tr/tablolar/ornekler:7
http://tr.wikipedia.org/wiki/H%C3%BCseyin_Avni_Lifij
Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
5140 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın