• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/eglencelitarih?ref=bookmarks
  • https://plus.google.com/+Eglencelitarihtarih
  • https://twitter.com/Eglenceli_Tarih









Anket
eglencelitarih.com'u arkadaşlarınıza da önerir misiniz?
Osmanlı'da Toprak Yönetimi ve Köylü Halk

Bir tarım toplumu olan Osmanlı’da, 16.yüzyıl sonlarından itibaren başlayan ve 18.yüzyıl ortalarında zirve yapan idari aksamaların ortaya çıkarmış olduğu sonuçlar zirai hayatı ve buna bağımlı olarak hayatını sürdüren toplumun sayıca en kalabalık kesimini oluşturan köylüleri olumsuz yönde etkilemiştir. Bu yazımda Osmanlı zirai idari tarzının ve buna bağlı olarak toplumun sayıca büyük kesimini oluşturan köylü halkın tarihsel gelişimini naçizane yorumlamaya çalışacağım.

Kuruluşundan itibaren Osmanlı Devletinin tarım etkinlikleri geleneksel olarak tıpkı Selçuklularda olduğu gibi tımar sistemi içinde işliyordu. Tımar, en genel anlamıyla devlet içindeki kamu arazilerinin yönetimleri sipahilere bırakılmış topraklarına verilen addır. Tımar sistemi merkezden denetlenen bir topluluğu besleyerek padişahın ordusuna asker sağlamak için tasarlanmıştır. Böylece merkezi otorite olarak askeri, idari ve mali anlamda bir denetim sağlanmış oluyordu.

Kendisine tımar verilen kişi olan Tımarlı sipahileri ancak askeri sınıftan olabilirdi. Tımarlı sipahiler, reaya da denilen köylüleri yönetmekle görevliydiler. Bu sistem kölelik tarzında değildi ve bir sorumluluk ilişkisi şeklindeydi. Devletin temelini reaya sınıfı oluşturduğu için onu korumak gerekiyordu.

Avrupa'da ateşli silahların 16. yüzyıl boyunca yaygınlaşması ile birlikte ateşli silahlarla donanmış birliklerin önemi artmış, Osmanlı’daki atlı süvarilerin ve sipahilerin savaş gücü ise azalmıştır. Çünkü Tımar birlikleri ateşli silah kullanmazlar, ok, yay ve mızrakla savaşırlardı.

III.Murad döneminde yani 16.yüzyılın sonlarından itibaren Tımar sisteminin bozulması ile birlikte zirai üretimde istikrarsızlıklar başlamış, devlet otoritesi de sarsılmıştır. Celali isyanları böylesi bir ortamda kendine anlam bulmuştur. Başlangıçta ekonomik nedenlerle başlayan isyanlar siyasi ve sosyal niteliğe bürünmüşler ve zamanla Avrupalı devletlerce bile desteklenir olmuşlardır.

Bu tarihten sonra da bütün ıslahat çabalarına rağmen durumu düzeltmek mümkün olmamış, daha da olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Tımarlara iltizam (ayrıcalık) verilmesi, zaten toplumun yapısında var olan fakat o ana kadar toplumsal bir zenginlik olarak algılanan tabakalaşmayı daha derinleştirerek, ayrımcı bir hale sokmuştur. Zamanla saraya ve ileri gelen devlet adamlarına bol hediyeler sunarak büyük tımarlara sahip olan zümreler oluşmuştur.

17.yüzyıldan itibaren özellikle III.Ahmed ve I.Mahmud dönemlerinde Osmanlı idari siteminde başlayan çöküş ve tımar sisteminin bozulmasıyla “ayan” denen yeni tabaka sayesinde geniş çiftlikler kurularak merkezi otoritenin boşluğu doldurulmaya çalışılmıştır. Ayanlar, böylece timar sistemi üzerinde feodalimsi bir yapı temsil etmeye başlamışlardır. Bu yapı sayesinde İslam ve Osmanlı ekonomisinin temel özelliklerinden biri olan devlet mülkiyeti zedelenip, özel mülkiyet ortaya çıkmıştır. Artık Büyük Tımarlar babadan oğla geçer hale gelmiştir. Böylece Küçük Tımarlar sayısal olarak azaldılar ve kırsal kesimden gelmeyen ayanlar büyük toprak sahiplerinden oluşan yeni bir sınıf ortaya çıkarmışlardır. Bu sırada köylüler üzerindeki vergi yükü de artmaya başlamış, olağanüstü zamanlarda toplanan vergiler sürekli hale getirilmiştir.

II.Mahmud’un tahta çıktığı ilk yıl olan 1808 yılında imzalanan Sened-i İttifak sayesinde devlet ile ayanlar arasında bir uzlaşma sağlanmış ve bunlar yarı resmi bir hal almışlardır. Küçük tarım üreticisi ise bu olumsuz şartlarda, kıtlık ve hayvan ölümleri gibi nedenlerle borçlanmak zorunda kaldığında tefecilerin eline düşmeye başlamıştır. Özellikle Osmanlı Devleti’nde tımarların en yoğun olduğu bölgeyi temsil eden Rumeli bölgesi Tuna nehrinin güneyi ve Rumeli bölgesinde köylüler her zamankine oranla daha çok topraklarını terk etmeye başlamış, bu zor şartlar altında bölge nüfusu durağan kalmıştır. Böylece 18.yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde reaya artık çaresiz durumdadır diyebiliriz.

Böylesi bir ortamda Osmanlı’nın yetiştirmiş olduğu en büyük aydınlardan birisi olan Mithat Paşa henüz Tuna Valisiyken küçük tarımsal üreticilerin sıkıntılarını gidermek için kurdurduğu Memleket Sandıkları sayesinde içine düşülmüş buhrandan köylü ahalisinin kurtulması gereken çareyi bulmuştur. Mithat Paşa’nın diğer alanlarda yapmış olduğu yenilikler konumuz dahilinde olmadığı için bunlardan söz etmiyorum. Bu gelenek daha sonra ülke çapına da yayılacak ve önce Ziraat Sandıkları daha sonra ise Ziraat Bankasının kurulması sürecine kadar devam edecektir. Ne var ki Sultan II. Abdülhamid Han’ın tek adam olduğu süreçte bu kurum istismara uğrayacak ve küçük üreticiler, tefecilere bağımlı hale getirilecektir. İşte birçoğu I.Dünya savaşları ve Kurtuluş Savaşları ile milli mücadeleye katılacak olan Türk halkı sosyal ve ekonomik durumu böylesi şartlarda kaderini değiştirmeyi beklemiş, Cumhuriyet Devrimleri yapılana kadar da söz konusu durum bu haliyle devam etmiştir.

Umut EKER

Araştırmacı-Yazar, Umut Eker'in "Geçmişin Işığında" isimli kitabını alttaki linki tıklayarak, ücretsiz olarak indirebilirsiniz: 


https://www.docdroid.net/Zk6oSfa/gecmisin-isiginda-umut-eker.pdf.html

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
4042 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın