• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/eglencelitarih?ref=bookmarks
  • https://plus.google.com/+Eglencelitarihtarih
  • https://twitter.com/Eglenceli_Tarih









Anket
eglencelitarih.com'u arkadaşlarınıza da önerir misiniz?
Atatürk'ün Ölümü ve Son Sözleri
Onca büyük iş başarmış büyük adamlara ölüm yakıştırılamaz.
Ancak ölüm, tıpkı doğum ve yaşam gibi doğal bir durumdur.
Her canlı doğar, büyür, belli bir süre yaşar ve ölür...
Atatürk de öyle...
O, yetim büyümüş bir çocuktu. Gün geldi beş kuruş bulamadan, genç bir delikanlı olarak İstanbul’da Harbiye’de okuduğu günlerde zaman geçirmek zorunda kaldı. 
Hep aklında annesi ve kız kardeşi vardı: 
Ne yer, ne içerler; nasıl geçinirler; ne yaparlar, ne haldedirler?
Onun yakasından hastalıklar hiç bir zaman düşmedi.
Daha yirmili yaşlarda böbrek rahatsızlığına uğradı. Yine Derne’de iken, ağır bir göz iltihabı nedeniyle bir gözünde hafif bir şehlalık oluştu.
Zamanla ölümden dönen olaylar da yaşadı. 9 Ağustos 1915 günü, Conkbayırı’nda düşmana karşı büyük saldırıyı başlattığında, sol göğsüne bir şarapnel çarpmış, kalbinin üstünde bir kan pıhtısı oluşmuştu. Annesinin kendine armağan ettiği saat, çarpan bir şarapnel parçasına siper olmuş, Büyük Gazi böylece ölümden dönmüştü.
Bir ara Karlsbad’a böbreklerinin tedavisi için de gitti.. Burada gördüğü tedavi kısmi olarak rahatsızlığına iyi gelmişse de bütünüyle tedavi olamamıştı. 19 Mayıs 1919’da Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığında; Havza’da özellikle böbrek rahatsızlığına iyi gelir düşüncesiyle kaplıcalara girmişti. Sakarya Savaşı’nda Başkomutan iken, atının ani bir hareketi karşısında atından düşmüş, kaburga kemikleri kırılmıştı. Doktorların yaşamsal önemi olduğunu söylemelerine karşın; yatakta yatmayı ve tedaviyi ret etmişti. Numune Hastanesi’nde göğsü apar topar sarılmış; Gazi o yaralı haliyle cepheye koşmuştu. Buna karşın böbrek rahatsızlıkları aralıklarla yineleniyordu. Yine kalbinde de zafiyet olduğunu doktorlar söylüyordu.
1937 yılında vücudunun değişik yerlerinde kaşıntılar görülmüştü. Gazi, gizliden gizliye hastaydı. Sıkça sinirleniyordu. Doktorlar önce bu kaşıntıların nedeninin, Ankara’daki Çankaya köşkünde, et yiyen cinsten olan sarı karıncalar olduğu kanısına vardılar. Bu nedenle köşk, o döneme göre oldukça zehirli bir gazla ilaçlandı ve 48 saat süreyle kapalı kaldı. Ancak buna karşın gazinin kaşıntıları durmamıştı. 
İstanbul’a geldiği bir sırada hastalığı nüksetti. Önce; “Bir çocuğun oyuncağını beklediği gibi bu yatı beklemiştim. Meğer benim hastanem olacakmış!” dediği Savarona yatında kaldı. Derken yurt dışından Dr. Fissinger geldi. O, Gazi’nin rahatsızlığının Siroz olabileceği kanısına varmıştı. Bu teşhis doğruydu. Dr. Fissinger, kimi önlemler önerdi. 
1938 yılı yaz aylarında sıcaklık iyice arttığı için, Dolmabahçe Sarayı’na götürülerek tedavisine orada devam edildi. İstanbul Belediyesi'nin gönderdiği itfaiye ile sarayın duvarları bina serinlesin diye yıkanıyor, Gazinin kaldığı odanın ötesine berisine buz dolu kasalar konuyordu. Gazinin kontrol edilemeyen ateşi, ona son derece ıstırap veriyordu.
İlerleyen günlerde, artık karaciğerinin görevini yapmasından zorlandığı, hastalığın nedenlerinden birinin içtiği rakı olabileceği, bu nedenle de içkiyi azaltması önerildi.
İlerleyen hastalığın vücuttaki yağları erittiği; artık kasları tüketmeye başladığı da söyleniyordu. 
Artık hastalık iyice artmış; vücudunda su toplanmaya başlanmıştı. Ancak bu önlemlere karşın, Gazi’nin hastalığı artıyordu. Karın bölgesinde toplanan bu sıvı ona dayanılmaz acılar vermekteydi.
Doktorlarından M. Kemal Öke, Eylül ayı içinde Gazi’nin karın boşluğundan şırınga ile 12 litre kadar su aldı. 
Ancak bu çözüm Gaziye geçici bir rahatlama sağlasa da çözüm değildi. Böyle rahatladığı anlardan birinde, odasında asılı olan bir tabloda salkım söğütlere bakmış ve yanında bulunan Afet Hanıma;
-"Afet" demişti... "Ben iyileştiğim zaman böyle bir yere gidelim. Bir ev olsun orada ve her şeyden uzak sade bir hayat yaşayalım"
Bu onun en önemli özlemlerinden biriydi...
Sade ve sessiz bir yaşam sürmek ve ömrünü böyle tamamlamak...
Ancak illet, öylesine yakasına yapışmıştı ki için için onu eritiyordu.
Vücut yeniden su toplamıştı. Bunun üzerine yine M. Kemal Öke, iki hafta sonra 12 litre kadar daha karın bölgesinden su çekti.
Ancak bu da sorunu çözmedi. Beden, çekilip alınan suyun yerine yeniden sıvı üretiyordu. Ekim ayında üçüncü kez karın boşluğundan su alındı. Su alındığında Mustafa Kemal Paşa rahatlıyor, neşeleniyor; neşelendiği anda kahve ve sigara istiyordu. 
Böyle anlarından birinde; Kılıç Ali Beye;
“Kılıç Ali... Annene söyle... Bana bir kocakarı ilacı hazırlasın” demişti.
Bu gibi çalışmalara, bütün bakım, tedavi ve özenle bakıma karşın rahatsızlık günden güne şiddetleniyor, karında yine su birikiyordu. 
Ekim ayında, hastalık iyice ilerledi. 
Gazinin artık düşünceleri de karmaşık bir durum almıştı. 
Bu hastalığın iyice ilerlediğinin bir göstergesiydi. 
Hareketleri doğal akışın dışına çıkmıştı. Geceleri çok sıkıntılı ve uykusuz geçiyordu. Hatta birinde büyük tuvaletini yapmak istediğinde, alafranga tuvaletten arkaya doğru yatağına düşmüştü. Bu düşme anında kendinde değildi. Yatakta bilinci kendinde değilken sayıklar gibi bağırıyor, çağırıyor, çırpınıyordu. 
Böyle anlarda ara ara kusma nöbetleri de geçiriyordu.
İlerleyen günlerde yatağında yatan gazinin artık kendini hiç bilemediği anlar geldi. Bir ara, aralıksız özellikle sağ bacağını gövdesine doğru çekiyor, kollarını oynatıyor; başının durumunu değiştiriyor; anlamsız biçimde çevresine bakıyor ve arada bir “Off” diye hayıflanıyordu. 
Doktorlar yanında iken, yatağında oturmuş öğürmekte olan Mustafa Kemal, kendisine yardımcı olmak isteyenlere; “bırak, bırak” diye bağırıyordu. Kendisini yatırmak isteyenlere karşı sinirleniyor, elinde olmayan dil reflekslerinde bulunuyordu.
Böyle anlarında ona iğne yapılmak istendiğinde iyice bunalıyordu. Bu nedenle ayakta iken Gaziye iğne yapmak zorunda kalan doktorlar, durumun çaresizliğini görüyor, yalnızca üzülüyorlardı.
Bir ara ağzından az miktarda sarı renkte bir sıvı geldi. Bunun üzerine kendisine buz parçaları yutturuldu. Aradan az bir zaman geçmişti ki bu buz parçalarının etkisiyle öğürmesi kesildi. 
Atatürk, son günlerinde sık sık komaya girmeye başlamıştı. 
Bilinç iyice karışıktı. “Beni yatırın” demek isterken, “beni kaldırın” dediği görülüyordu. 
Sık sık başını sağa sola çeviriyor ve:
- “Aman!” diye haykırıyordu. 
Zaman geçince bu aman deyimi; “Aman dil, aman” biçimini aldı. 
Derken bu söz de bir süre sonra değişti ve:
-“Aman dil, aman dil; bu geceden efendim” biçimini aldı. 
Artık uyku düzeni de alt üst olmuştu. 
Zaman içinde kendine hakim olmaktan oldukça uzaklaşmış, hatta tuvaletini yatağına kaçırmaya başlamıştı. Bu nedenle daha pratik bir karyolaya yatırıldı ve yatak ve çarşafları değiştirildi. 
Arada bir kendine geldiğinde, çevresi ile ilgileniyordu. 
Bir kaç gün süren bir komadan sonra, 21 Ekim günü gözlerini açmış ve Atatürk komadan çıkmıştı. 
Bu çevresinde koskoca bir çınarın erimekte olduğunu görenleri o denli mutlu etmişti ki!
7 Kasım 1938 günü, Atatürk arka üstü yatarken, bir ara tükürdü. Ancak tükürüğünde kan olduğu görüldü. Çok sıkıntı çektiği her yönden görülüyordu. Arada sırada öksürüyordu. Gece aralıklı olarak bir saat uyudu. El ve ayaklarında farkına varılan bir soğukluk ovularak giderilmeye çalışıldı. Sabahleyin doktorlar yanına geldiklerinde onlara karnındaki suyun çekilmesini, bu sıvının nefesine dokunduğunu söyledi. Ancak doktorlar su alınmasının daha tehlikeli durum yaratacağını düşünerek, Gazi’yi bu düşünceden uzaklaştırmayı denediler. 
Ancak hayır... 
O, kesin olarak suyun alınmasını istiyor ve:
-"Olacak olur! Tereddüde gerek ne var?” diye soruyordu.
Dr. Kamil Berk, Atatürk’ün bu yoğun ısrarı karşısında Ata’nın karnındaki suyu aldı. 
Su alınınca Atatürk rahatlamıştı. 
Ve canı enginar istedi.
İstanbul’da enginar olmadığı için, Hatay’a ısmarlandı. Gazi artık dört gözle bir an önce enginarın gelmesini beklemekteydi.
8 Kasım günü, gece çok kötü geçti. Büyük önder, bütün bir ulusun babası düşüncelere dalıyor, akli çalışmasında düzensizlik görülüyordu. Öyle ki, kendisiyle ilgilenenlere önce “Beni gezdir”; daha sonra “Beni sağ tarafıma yatır” diyor; derken “Ört, ört” diye bağırıyor; biri yanından çıkmak istese; 
“Nereye çıkıyorsun? Of, beni kaldır, belki bir şey olur” diyor; yatırılıyor ve uykuya dalıyordu. 
Bir süre sonra uyanıyor; süt veriliyor; “Denizde motor sesi var, bu nedir?” diye soruyor, yeniden uykuya dalıyordu
10 Kasım günü genel durumu son derece kötüydü. 
Gazi komaya girmişti. İdrarı alınıyor, ciğerlerine oksijen veriliyordu. 
Saat sabahın 8’iydi.... 
Mustafa Kemal Paşa’nın yüzü daha da solmuş, sapsarı olmuştu. 
Birden gırtlağından hırıltılı sesler gelmeye başladı.
O an, yanından hiç ayrılmayan Dr. Kamil Berk’in gözleri yaş içindeydi.. 
Bir eli karyolaya dayanmış olan Kamil Bey, diğer elindeki ıslatılmış pamukla, Atatürk’ün ağzına su vermek çabasındaydı...
Saat 9.05 olmuştu.
Gözlerini birden açtı. 
Başını sert bir hareketle sağ tarafa çevirdi. Sonra yeniden eski durumuna getirdi ve sayıklarcasına hırıltılı bir ses tonuyla:
“Ey dil!” diye söylendi.
Sonra yeniden sayıklama anında sordu:
“Saat kaç?” 
Derken Atatürk’ün ağzından sanki bir selam verir gibi şu söz çıktı:
-“Ve Aleykum’e-selam!....”
Atatürk son nefesini vermişti.
Onun öldüğünü haber aldığında, bir Gazetenin çalışanları ertesi gün için şu başlığı atmak için telaş içindeydi:
"Türk Milleti. Sen Sağol..."
Ya enginar?
O, yaşamının bu son perdesinde, ölümle pençeleşirken, Hatay'dan beklenen enginar gelmiş; ancak Atatürk’e bu enginarı yemek nasip olmamıştı.

Prof. Dr. Kemal Arı, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılapları Enstitüsü

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
6113 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın