• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/eglencelitarih?ref=bookmarks
  • https://plus.google.com/+Eglencelitarihtarih
  • https://twitter.com/Eglenceli_Tarih









Anket
eglencelitarih.com'u arkadaşlarınıza da önerir misiniz?

Anasayfa

Alfabe devrimini içlerine sindiremeyenler, insan aklına zarar gerekçeler üretiyorlar. İşin teknik boyutuna, Arapça harflerden ve ona eklenen bir kaç Farsça sesten oluşan Osmanlıca denilen karma alfabenin Türkçe'yi yazı olarak anlatmaya yetmediğine bir türlü değinmiyorlar... Konuyu daha iyi anlatmak için, kafaları biraz karıştıralım: Buyurun okuyun: “mkml”Ne bu? Anlaşılmadı değil mi? Bir de tersine çevirelim harfleri: “Lmkm”Şimdi anlaşıldı mı? Yok, hayır! Şimdi de Arapça harfleri bilenler için sırasıyla yazalım. Lam, mim, kef ve mim..İşte en son yazdığımın Arapça harflerle açılımı... Yani eski yazıda yazı sağdan sola yazılır ve m, k, m ve m harfleri, onu mükemmel olarak yazıp okumanız için yeterlidir...Lam, “la” okutur; mim “m” okutur, kef “g,k,n” okutur; mim, malum yukarıda dedik.. Buyurun okuyun;
Çarpıcı bir kadındı; Java tapınak dansından uyarladığı erotik dansı ve yarı çıplak sergilediği gösteri sayesinde pek çok hayran kazandı ve kısa süre sonra Paris’in diline düştü. Viyana, Milano, Berlin ve Monte Carlo’da dans etmeyi sürdürerek zamanının en yüksek ücretli dansçılarından biri haline geldi. Ayrıca seks karşılığında ona para ve ev veren pek çok üst düzey askeri memurun, işadamının ve çeşitli ülkelerden politikacıların metresi olarak bir sevgili zinciri oluşturdu. Ne yazık ki Mata Hari’nin sevgilileri arasında, Berlin polis şefi Griebel, Alman ordusunda bir teğmen olan Alfred Kiepert ve Amsterdam’daki Alman konsolosu Kroemer gibi üst düzey Alman yetkililer de vardı (...)
Bir gazete yazıyor: Yer: Şırnak... Konu: Şırnak’ta etkinlik gösteren Yağmur Koleji, çözüm sürecinde Kürtçe eğitim yapılabileceğine ilişkin kararın ardından, Kürtçe eğitim yapmaya karar vermiş... Bunun için bütün hazırlıklarını yapmış... Sonrası pek heyecanlı; ama bir "düş" ün sona ermesine bakarsak, düş kırıcı... Devam edelim: Kolaj Şırnak’ta velilere, Kürtçe eğitim yapılacağını duyurmuş... Ancak gel gör ki hiç bir veliden çocuklarının Kürtçe eğitim alması yönünde bir istek gelmemiş... Bu durumda ne yapsın adı bile Türkçe olan kolej? Hiç bir öğrenci, kayıt için başvurmayınca, bilmem hangi tarihe kadar Türkçe eğitim verme yönünde karar almış... Soyadı “Açıkgöz” olan yöneticilerinden biri de ardı ardına gerekçelerini sıralamış:
Dilde özleşme veya sadeleşme hareketi, bizim ulusal kültür hayatımızda yüzyıllık bir sorundur. Bu sorun 1930’larda çok köklü girişimlerle bir dil devrimi olayı haline gelmiştir ama Türkçe yazılı kaynaklarda zaten yüzyıllardır değişim geçirmekteydi. Gerçi 19. yüzyıldan önce Osmanlı aydınının dilde yenilik, değişim, özleştirme gibi sorunları olmamıştır. Buna rağmen bu gelenekçi toplumda bile dilin hem kelime haznesi hem de gramer açısından değiştiği gözleniyor. O kadar ki, 15. yüzyılın herhangi bir vekayinamesi veya sultanî fermanı 17 ve 18. yüzyıllara ait kaynaklara göre dil açısından önemli bir yapısal farka sahiptir.Bu değişim bazı gereksinimler sonucu, imparatorluğun yaşadığı dünyadaki kültürel çalkantılara, okur yazar grubunun eğilimlerine göre kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
27 Ocak 1959 günü Sovyet Rusya'da dokuz genç kayakçı Ural Dağları'nın uçsuz bucaksız eteklerinde 2 haftalık bir tırmanış ve kayak gezisi için yola çıktılar. Aslında 10 kişiydiler ancak bir tanesi sağlık problemleri yüzünden son anda geride kalınca yola 2 kadın 7 erkek çıktılar. Yolculukları Kuzey'deki en son yerleşim birimi olan Vizhai'den Otorten Dağı'na kadardı. Rotaları dağcılıkta en zor kategori olarak bilinen "Kategori 3" sınıfındaydı ancak başta liderleri Igor Dyatlov olmak üzere takım kendilerinden çok emindi. Her biri tırmanış ve uzun kayak gezisi tecrübeleri olan yetenekli sporculardı. 2 haftadan fazla bir süre dondurucu soğukla mücadele edecek olmaları ve tehlikeli rotaları gözlerini korkutmuyordu. Takımın deneyimden kaynaklanan bir cesareti vardı ve hiç birisi kolay kolay korkuya kapılacak insanlar değillerdi. Ama bir şey onları çok korkutmuştu:
7 yaşındayken babasını kaybetti, yetim kaldı. 8 yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı. 10 yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi. 17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı. 24 yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek başına bir hücrede hapis yattı. 25 yaşında sürgüne gönderildi. 27 yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı kendisinin de üyesi bulduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu. Doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle karşılanırken, o kalabalık arasında yalnız başına olanları izliyordu. 30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.
Osmanlı İmparatorluğunun dağılma devrini XIX. asır iptidasından başlatmak doğru olur. Bu dağılmanın birçok amilleri vardır; bu amillerin bizce en mühimleri şunlardır: 1. Garp müverrihlerinin Reformation ve Renaissance dedikleri fikri hareketin, XV. ve XVI. asırlarda, Garpta zuhur edip yayıldığı zaman, medeniyetçe Hıristiyan Garba mütefevvik bulunan İslam Şarkın ve onun aksamından bulunan Osmanlı Müslüman camiasının başka dillerle konuşup başka mezheplere tabi bulunmasından dolayı, bu harekete iştirak etmemiş olması; 2. Garp kavimlerinin geniş denizlere seferler tertip edip, müstemlekeler elde ederek servet ve marifetlerini arttırdıkları XVI. asırda, Osmanlıların bu Avrupa hareketine tamamen iştirak edememeleri;
Yedinci asrın ilk yarısından Gök Türk Kağan sülâlesi arasında şahsî ihtiras ve entrikalar yüzünden devlet parçalanmak tehlikesine maruz kalmış ve nihayet işe Çinin fesadı da karışarak Gök Türk ülkesinin şark kısımları 630’da Çinin eline geçmişti. Bu arada Kieli Han da Çinliler için bulunmaz bir nimet olduğundan Kieli Han ile ona tâbi olan bütün Türkleri Çine getirdiler. Parça parça Çine dağıtılarak milliyetlerini unutturmak, çinlileştirmek siyasetini takib ettiler. Kieli Han esareti izzetinefsine yediremeyerek kederinden 634 de öldü. Bunun üzerine esir Türklerden birkaçı da teessürlerinin şiddetinden intihar ettiler.Çinlilerin Türk ırkını kökünden kurutmak üzere aldıkları tedbirleri gören Gök Türk hükümdar sülâlesinden Kür Şad
Muzaffer bir milliyetçilik, ama belirtmek gerekir ki,dış dünyaya karşı hiç bir şekilde saldırgan olmayan milliyetçilik.Şüphesiz iki harp arasında azı Türk düşünürleri hala Jön Türklerin meşhur, irrendantist tasarılarını hatırlamaktan zevk almaktaydılar:Yeni Türkiye'nin okullarında Ziya Gökalp'in Pantürkist şiirleri korkutmağa devam etmektedir:Kemalist Hükümet ise bütün bu gelip geçici yayılmacılığa karşı kendisini şiddetle savunmakta ve tek gayesi bulunduğunu vurgulamaktadır:Lausanne Anlaşmasıyla çizilmiş milli hudutlar içinde modern bir devlet yaratmak.Zamanın diğer otoriter rejimlerinin ekserinin tersine, Türk rejimi savaştan değil, kararlılıkla barıştan yanadır."Barış" ve "Kardeşlik" kelimeleri Mustafaa Kemal'in bütün konuşmalarında sık sık kullandığı kelimelerdir.Hitler'in Almanyası ile Mussolini'nin İtalya'sı var gücü ilesilahlanmakt ave bunun üstesinden geleceğine dair iradesini en yüksek yerden ilan etmekte iken Kemalist Türkiye,
Cumhuriyet tarihi yalancılarının özellikle son yıllarda sakız gibi çiğneyip durdukları bir slogan var. ''Biz yedi düvele karşı savaşmadık, sadece Yunan ordusuyla savaştık, İngilizlere tek kurşun bile sıkmadık''. Bu saçma sloganı son yıllarda sık sık duymuşsunuzdur. Tabi her iddiaları gibi saçma olmaktan bir adım öteye geçemeyen deli saçması bir iddia... İngilizlerle Kurtuluş savaşı boyunca 14 kez çatışma yaşanmıştır fakat ben bu yazıda gözden kaçırılan bir zaferi anlatacağım. Sözde şehitlik mertebesine saygısı olduğunu söyleyen bu insanlar ''İngilizlerle savaşmadık'' diyerek Derbent zaferini kazanan Özdemir paşa ve onun kahraman askerlerinin aziz ruhlarına hareket etmektedirler.
Atatürk düşmanlarının sık sık kullandıkları bir taktik vardır. Özellikle bazı konularda Atatürk’e direkt olarak saldırmak yerine İnönü üzerinden saldırmayı tercih ederler. Bunu genelde Atatürk’e açıktan saldırmayı göze alamayan korkak yobazlar yapar. Örneğin Türkçe ezan konusunda Atatürk ezanı Türkçeleştirdi diyemeyenler suçu İnönü’ye atarlar. Benzer şekilde camiler ahır yapıldı yalanı da her zaman İnönü’ye isnat edilmiştir. Kısacası İnönü yobazların günah keçisidir.Yobazın Atatürk’ü suçlamak için İnönü’yü günah keçisi ilan ettiği konulardan birisi de harf devrimidir. Yıllardır ”dedelerimizin mezar taşını okuyamıyoruz” sloganıyla harf devrimini sözde eleştirenlere iddialarını destekleyecek bir dayanak lazımdı. Bu dayanak için de her zaman olduğu gibi İnönü’yü seçtiler ve harf devrimiyle hiç alakası olmadığı halde din ile bir bağlantı kurmaya çalıştılar.
Utanmak yok, sıkılmak yok: Sermayeniz iftira olduktan sonra at, dur! Kişi bir şeyi bilmiyor olabilir; bilmiyorsa susar; ama ya kasıt? O ne? Kin, başka hiçbir şey değil; Kin bu! Ancak neyin kini? Neymiş, Atatürk “zimmetçi” ymiş… Ve olmadık iftiralar; karalamalar, akıl almaz yorumlar… Üstlerine başlarına bakıyorsun; adam sanıyorsun! Son derece “modern” giyinmişler. Son derece şık ceket; içinde beyaz gömlek; renkli kravat… Saçlar özene bezene taranmış… Sokağa çıkınca tıpkı “insan”… Ve televizyon ekranında bakıyorsun; Atatürk’ün gerçekleştirdiği kılık kıyafet devrimini eleştiriyor… Baskıcıymış, zorbaymış! İyi de; şu an kılık kıyafet yasasına kim uyuyor ki? Sizi engelleyen ne ki? Madem o kadar karşısınız, değerlerinizden sizleri uzaklaştırdığını düşünüyorsunuz devrimin; giyin şalvarı mintanı; sarın kafanıza sarığa çıkın; dışınız da içiniz gibi olsun; değil mi?
Fransız generalinin dün şehrimize vurudu münasebetiyle bir kısım vatandaşlarımız tarafından icra olunan nümayiş Türk ve İslam'ın kalbinde ve tarihinde müebbeden kanayacak bir ceriha açtı.Aradan asırlar geçse ve bugünkü hüzn ü idbarımız zevk ü ikbale munkalib olsa yine bu acıyı hisedecek ve hüz ü teessürü evlad ü ahfadımıza nesilden nesile ağlayacak bir miras terkedeceğiz. Almanya orduları 1871 senesinde Paris'e' dahil olarak Büyük Napolyon'un neşide-i mütehaccire-i muzaferiyatı olan tak-ı zafer altından geçerken bile Fransızlar bizim kadar hakaret görmemişti ve bizim dün sabah saat dokuzdan on bire kadar hissettiğimiz ye's ü azabı duymamışlardı.Çünkü" Fransız" adını taşıyan her fert, çünkü yalnız Hristiyanlar değil, Yahudi Fransızlarla Cezayirli Müslümanlar o matem
... 25 ...