• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/eglencelitarih?ref=bookmarks
  • https://plus.google.com/+Eglencelitarihtarih
  • https://twitter.com/Eglenceli_Tarih









Sayfa Yönelendirme
Anket
eglencelitarih.com'u arkadaşlarınıza da önerir misiniz?

Anasayfa

Yüzbaşı Şerafettin Bey kimdir? İzmir’e 9 Eylül günü ilk olarak giren ve Hükümet Konağı’na Bayrak Çeken; ödül olarak da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten, Buhara’dan Gelen Değerli Kılıcı Ödül Olarak Alan Kahraman... Yüzbaşı Şerafettin Bey, ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılan yurtsever bir Türk süvari yüzbaşısıdır. Sakarya Savaşı’ndan Sonra Buhara Cumhuriyeti’nin gönderdiği üç kılıçtan biri Atatürk’e, biri İsmet Paşa’ya, üçüncüsü de işgal altına ilk girecek “fatih”e verilmek üzere Atatürk’e teslim edilmiştir. Atatürk bu kılıcı Batı Cephesi Komutanlığı’na teslim etti. Ve bir konuşma yaparak; “Sakarya Savaşı’nı kazanan ordumuz, inşaallah İzmir’e girerek, bu kılıcı da kazanacaktır. Ben de bu kılıcı İzmir’e ilk giren fatihe vermekle şerefyaab olacağım” demişti.
Cumhuriyet tarihimiz kuruluşundan 90 sene geçmesine rağmen hala aydınlatılamayan pek çok yönüyle gizemini korumaktadır. Gerek arşivlerin tam olarak değerlendirilememesi gerek Cumhuriyet ile Osmanlı çatışmasının ortaya çıkardığı siyasi duruş bu bilgi bulanıklığını ortaya çıkarmıştır. Tarih anlatımındaki bu kavgadan vazgeçilmediği sürece Cumhuriyet tarihimiz daha yıllarca bu gizemini sürdürecektir.Bu yazımda Cumhuriyet tarihimizin pek bilinmeyen bir ayrıntısını paylaşmak istiyorum.
“Kara Bir Gün” Süleyman Nazif’in İstanbul’a Fransız General D’esperey’in 8 Şubat 1919 günü Romalı general gibi, bir atın üzerinde İstanbul’a girişinin hemen sonrasında, 9 Şubat 1919 günü, Hadisat gazetesinde yazdığı ünlü bir yazının adıdır... O gün yaşananları ünlü şair ve gazeteci, “Kara Bir Gün” olarak nitelendirmişti. Niçin? Çünkü o gün, bu şımarık Fransız General, Türklerin gururunu kıracak hareketlerde ve davranışlarda bulunmuştu. Bu onun İstanbul’a ikinci gelişiydi. İlk gelişinde karşılanışından memnun olmamıştı. 8 Şubat 1919’da Müttefik Ordular Komutanı olarak geldiğinde ise, sanki büyük zaferler kazanmış bir “Fatih” edasıyla girmişti. O günü yaşayanlar, karşılarında eski bir Roma İmparatoru’nu görmüş gibi olmuşlardı.
Bu yazı ilk defa 23 Nisan 1936 tarihinde N.A Küçüka tarafından Ulus gazetesinde yayınlandı.işte o yazı; 15 yıl önce bugün bütün memleket bir tek nefes bir tek vücud halinde ulu önderin etrafında toplanmış ulusal iradenin mabetini açıyordu.Artık düşmanlarının son darbesi ile yıkılan ihtiyar imparatorluğun yerine bugün anayurdun göbeğinde genç bir kudretli Türk devleti kuruluyordu.O zamanki manzara hazin ve korkunç olduğu kadar heybetli idi.Dünyanın mukadderiyatını elinde tutan devletler artık memleketi parçalamak ve nüfus mıntıkalarına taksim etmek kararını tatbikata başladıkları sırada bütün Türk dehasının asil bir ifadesi olan Atatürk:"Hayır biz ölmeyeceğiz,
Siyasal islamcıların ve Atatürk düşmanlarının en güçlü argümanlarından birisi de hilafet meselesidir. Cumhuriyetin kurulduğu günden beri gizliden ya da açıktan bir çok yalanlar ürettiler. Bu yalanların en saçma olanları genelde hilafetle ilgili olanlardır. Atatürk düşmanlarının tezine göre Lozan'da hilafetin kaldırılma sözü verilmiş hatta İngilizler Lozan'ı onaylamak için hilafetin kalkmasını beklemiş. Bu iddiayı kafamızda canlandırırsak şöyle olmuş olmalı. İngilizler Lozanı imzaladıktan sonra bir köşeye atmışlar sonra ''Türkler hilafeti kaldırdı hadi beyler şu anlaşmayı getirin de onaylayalım kabul edenler etmeyenler kabul edilmiştir'' demişler ve onaylamışlar.
17. yüzyılda İngiltere büyük bir savaşın içine girmiş, ülke büyük çalkantılar yaşamaktadır. Bu dönem içinde halkın kontrolü zorlaşmaya başlamış ve halk arasında savaştan dolayı soylulara yönelik hoşnutsuzluk artmıştır. Bu kargaşa ortamı içinde Kral Charles zaten ülkede uygulanmakta olan cadı avcılığı ile halkı korkutma ve kendine bağlayamaya karar verdi. Böylece tarihin en önemli Cadı Avcısı Matthew Hopkins görevlendirildi. Matthew Hopkins 17. yüzyıl İngilteresinin en meşhur cadı avcısıydı. Aslında bir papazın oğluydu. iyi bir din ve hukuk öğrenimi görmüştü. Gittikçe artan şiddet duygusu, güvensizlik, İngiliz Sivil Savşı boyunca ortaya çıkan dini heyecan tabiatdışı olaylara yönelimi de arttıracaktır.
Hristiyan ve Müslüman anlatıları içinde belki de en ilgi çekicisi Yedi Uyurlara ait olanıdır. Hikaye kendi içinde bir gizemi saklamaktadır. Kulağa hoş gelen bu anlatının arkasındaki gerçek neydi?Hıristiyanlığın Roma Devleti içine iyice yayılmaya başladığı sıralarda yedi Romalı askerin başından geçen ve “Yedi Uyurlar-Seven Sleepers” olarak bilinen bir anlatı hem Hıristiyanlık ve hem de Müslümanlık inanışlarında ölümden sonra dirilişe örnek olarak anlatılmaktadır. İslam dininde “Eshab-ı Kehf – Mağara İnsanları” olarak bilinen bu efsaneden Kehf süresi söz etmektedir.M.S. 67 yılında Efes kentine gelen İsa’nın havarilerinden Aziz Paulus, üç buçuk yıl burada Hıristiyanlığı yaymak için mücadele etmiştir.
Tanınmış Arap müelifi El Cahiz şöyle der: “Hücum anında Türklerden bin süvari, bin düşman atlısına ok atsa onların hepsini yere sererler. Bu türlü hücuma hiçbir ordu dayanamaz. Türk, vahşi hayvana, kuşa, insana , avının üzerine pike yapan kuşlara ok atar. O, hayvanını hızla sürdüğü halde , önce arkaya, sağa ve sola , yukarıya ve aşağıya ok atar. Bir dağdan inerken veya bir çukur vadinin içine girerken atını haricinin düz yerinde sürdüğünden daha hızlı sürür. Türk’ün ikisi yüzünde, ikisi kafasının arkasında olmak üzere dört gözü vardır. Türk hücum ettiği zaman şahsı, silahı, hayvanı, hayvanın takımları ile ilgili her şeyi yanında bulundurur. Hızlı yürüyüşe , devamlı yolculuğa, uzun gece yürüyüşlerine ve memleketler kat etmeye gelince
Asıl adı Osman Nevres olan Gazeteci-Yazar Hasan Tahsin, Osmanlı Devleti’nin istihbarat örgütü “Teşkilat-ı Mahsusa”nın üyesidir. İzmir’in 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar tarafından kanlı biçimde işgal edilmesi sırasında Yunan Efzun Alayı’na atıldığı bilinen “İlk Kurşun” olayı ile tanınmış ve ünlenmiş; o gün, Kordon’da Yunan askerleri tarafından acımasızca öldürülmüştür. İzmir’de, 1974 yılında Konak Meydanı’nda adına dikilen anıt, “İlk Kurşun” olayını ve işgale karşı, Türk Ulusal Varlığı’nın direnişini simgeler. Hasan Tahsin’in yaşamının ayrıntıları konusunda bilinenler, ne yazık ki sınırlıdır. 1888’de Selanik’te doğduğu, ailesinin ona Osman Nevres adını verdiği bilinmektedir. “Nevres” sözcüğü Farsça’dan gelmekte olan bir Osmanlıca sözcük olup,
Yepyeni bir tarih anlayışıyla karşı karşıyayız. Bildiğiniz her şey yalan sloganıyla yola çıkan, en açık belgeleri bile reddeden, tarihte belgeye gerek yok dedelerimizin anlattığı efsaneler yeter diyen araştırmadan, gözlemden uzak tamamen nakilciliğie dayalı dedikodu üzerine kurulmuş bir tarih anlayışı. Tabi buna tarih denilebilirse… Özellikle son 60 yıldır bu tiyatro oynanıyor. İnsanların beyinlerini alt üst etmek için her yol deneniyor. Bu planlı programlı yürütülen bir toplum mühendisliği çalışmasıdır. 90 yıl önce ümmetçilikten ulusçuluğa evrimleşen bir milletin evrimini durdurup geriye döndürme çabasıdır
"Efendiler, arkadaşlar... Biz, bu milleti, ilk şeklinden daha yüksek mertebelere çıkarmakla mükellef adamlarız: Bu yükseliş yalnız ve yalnız meydan muharebelerinde kazandığımız şereflerle olamaz. Bu, buna kâfi değildir! Asıl yükseliş, iktisat sahasında yükseliş olacaktır. Büyük memnuniyetle görüyorum ki, iktisadın başında bulunan arkadaşım Celal Bey mühim surette bu istikâmeti görüyor, muvaffak oluyor. Bu istikâmetteki muvaffakiyeti Türk Milleti anladığı zamandır ki, en büyük zafer tecelli edecektir. Ben, bu zaferin muhakkak olduğuna kâni bir adam olarak mesut ve mesrurum."
Hemen bir çelişkili durumu ortaya koyalım: 1930’lar dünyasındayız. Avrupa’da, eski yüzyılla karşılaştırıldığında büyük kırılmalar yaşanıyor. Birinci Dünya Savaşı, milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanmış, ancak pek çok sorunu çözememiş. Kimi imparatorluklar yıkılıp gitmiş; bunların yerine ulusal/ milli ya da etnik kimliği öne çıkan devletler kurulmaya başlamış. Rusya da ancak bir rejim değişikliği ile varlığını başka bir boyuta evirmiş… Sözümona proleterya denilen işçi sınıfı kendi devrimini yapmış; ancak, içerde büyük sorunlar yetmiyormuş gibi dünkü bağlaşıklarına karşı çetin bir savaşın içine girmiş. Avrupa’ya az daha yakından bakalım: Bu yaşlı kıta, sanki 18. Yüzyıl’ın Aydınlanma değerlerini yaşamamış, örneğin bir Thomass Morr’u, Jean Jaques Rousseau’yu, Volter’i, Montesqueu’yu kendi bağrından çıkarmamış gibi; kökleri çok daha eskiye uzanan, ancak 19. Yüzyıl’daki Sanayi Devrimi ile daha da palazlanan ırkçı, faşist ve antidemokratik yönetimlerin pençesine düşüvermiş.
O gün;Yani 19 Mayıs 1919 günü Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığında, Mustafa Kemal Paşa, tek şey düşünüyordu: Artık bu noktada, ne Saray’dan ne de hükümetten bir çare beklemenin anlamı yoktur. Tek dayanacak güç vardır, o da ulusun kendisidir...”Ulus... Yani Türk Ulusu... O şimdi perişan bir durumdadır. Ardı ardına savaşlar nedeniyle millet, bütün varını yoğunu seferber etmiştir. Kendi kırılmış, canını, malını adını bile bilmediği topraklarda yitirmiş; milletin gerçek çıkarlarına dayanmayan politika izleyenlerin şan ve şeref ihtirasları uğruna koca bir ulus, oradan oraya koşturulmuş durmuştur... Bu ulus, evet mutlaka bu zorlu süreçten galip çıkacaktır.
... 26 ...