• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/eglencelitarih?ref=bookmarks
  • https://plus.google.com/+Eglencelitarihtarih
  • https://twitter.com/Eglenceli_Tarih









Anket
eglencelitarih.com'u arkadaşlarınıza da önerir misiniz?

Anasayfa

Osmanlı hanedanının olmadığı bir Osmanlı düşünmek çok zor.Devlet kurulduğu günden yıkıldığı döneme kadar tek bir hanedan tarafından yönetildi.Buna karşın, devletin başına başka bir hanedanın gelmesi fikri, bazı zamanlarda olmuştu. IV.Murat başarılı ve sert bir padişahtı.IV.Murat'ı sert bir padişah yapan özelliklerinden birisi de, verdiği ölüm emirleridir.Öyle ki ölüm döşeğindeyken, kendisinden sonra tahta geçebilecek olan tek kardeşi olan İbrahim içinde, ölüm emri verdiği ve bu yönde fetva bile aldığı, bazı kaynaklarda belirtilmektedir
Osmanlı tarihinde bir çok padişahın, iktidara gelişi sırasında kardeş katli yaşanmıştır.Bu olaylardan en kanlısı, hiç şüphesiz ki III. Mehmet'in 19 kardeşini katlettiği olaydır.Yavuz Sultan Selim Han'ın da iktidara gelişi sırasında kardeş katli yaşanmıştır.Kimi batılı kaynaklara göre Yavuz Sultan Selim babası 2.Beyazıt'ı da 10 Haziran 1512 yılında, Dimetoka yolu üzerinde bulunan Abalar köyünde bulunduğu sırada öldürmüştür.Bu olay her ne kadar yerli kaynaklar ile doğrulatılamıyorsa da, babasının ölümünün Yavuz Sultan Selim'in iktidar olmasını kolaylaştırdığını söyleyebiliriz.
Mustafa, ilk eşi Gülbahar Sultan da denilen Mahidevran’dan olma en büyük oğluydu. Talihsiz Şehzade Mustafa civan, cihangir, mert; gözde; bedence veyapıca tıpkı babasına benziyor ve onun yerine geçecek kişi gözüyle bakılıyordu. Ancak kanlı bir oyunun sonrasında, babasının fermanıyla dilsiz cellatların elinde can ver verdi. O yedi cihanın sultanı; Kanuni Sultan Süleyman Han’dı… Bunun dışında yedi oğlu daha dünyaya gelmişti ama; bunların dördü küçük yaşta ölmüşlerdi. Şehzade Mustafa öldürüldüğü zaman Selim, Bayezid ve Cihangir hayattaydı. Mustafa ölmüştü… Onu seven pek çok kişinin ruh dünyasında büyük kırılmalar yaşanmıştı. Yeniçerilerin önemli bir kısmı homurdanıyor; Kanuni’ye diş biliyorlardı. Kanuni, Mustafa’nın yandaşı olan kesim ve kişilerin gönlünü almak için onlara değerli armağanlar dağıtarak, gönüllerini almaya, olası bir kargaşanın önüne geçmek için çabalıyordu.
Adı Hasan ve bir Osmanlı gemisinin kaptanı olan ötekinin maceraları Robinson Crusoe'ninkilerle bazı benzerlikler ortaya koymaktaydı.Bir vazifeyle Kıram'a giden kaptan, dönüşte Karadeniz'e misafir sevmez adını taktıran o karkunç fırtınalardan birine yakalanmış, grmisi Yılanlar adası civarında batmıştı.Burası Tuna'nın Sounna yakınında denize döküldüğü yerin yakınıdır.
Anlaşılmaz biçimde (tabi ki anlaşılır) Vahdettin’in bir vatan haini olmadığı, Anadolu’da ulusal direnişi örgütlediği efsanesi yayılıyor! Bunu her yerde gözlemliyorsunuz. Her ağızdan, “Mustafa Kemal’i Samsun’a Vahdettin gönderdi” deniliyor. Bunda bir şey yok! Elbette Mustafa Kemal, Vahdettin’in iradesi ile Samsun’a gitti. Ancak, niçin gönderildi ve o ne yaptı? O’nun ne yapması isteniyordu ve o ne yaptı? Asıl sorun burada: Bundan sonra da efsaneler başlıyor: Meşhur 40.000 altın hikayesi; sonra da güya el altından Anadolu’ya yardım şu bu…
Son zamanlarda tarihin çarpıtılmaya çalışıldığına, hep birlikte şahit oluyoruz.Bu konulardan belkide en çok bilineni, Padişah Vahdettin'nin faaliyetleri kimi tarihçiler bir kahraman anlatırken, kimi tarihçiler ise vatana ihanet etmiş birisini anlatıyor. Yazımda yayınlayacağım bazı belgeler sayesinde, meselenin çarpıtılmaya çok müsait olduğuna bizzat şahit olacaksınız.
Milletlerin tarihlerinde yalanlar, dedikodular, efsaneler olabilir. Bu tarihten ayrılamayacak bir durumdur fakat hiçbir milletin tarihinde bizimki kadar iğrenç tahrifatlar yapılmamıştır. Bir millete yapılacak en büyük kötülük onun tarihini yok etmektir. Buna alet olanlar ise tarihe en büyük hainler olarak geçecektir. O hainlerin birisi de Rıza Nur’dur. Günümüzdeki bir çok yalanın, iftiranın kaynağı, milletin zihnini yıllardır bulandıran ve Atatürk düşmanlarının bayrak olarak kabul ettiği isim Rıza Nur’dan başkası değildir. Rıza Nur’u biraz tanıyalım
Şimdi iş döndü dolaştı, Atatürk’ün de zamanında “Kürdistan” sözünü kullandığına kadar geldi. Burada söylenmek istenen; Osmanlı Devleti’nden gelen eyalet sistemi anlayışına uygun olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı yıllarda, henüz daha ulus devletin kurulması tamamlanmadığı için, meclise gelen vekillerin geldiği bölgeye göre adlandırılmalarından kaynaklanan bir uygulamaydı. Osmanlı literatüründe, Manisa ve yöresi Saruhan, Karadeniz Bölgesi Lazistan, Güneydoğu Anadolu Kürdistan olarak adlandırılıyor; yine “Menteşe”, “Aydın”, “Karesi” gibi eski eyalet sistemine dayanan adlandırmalar yapılıyordu.
İki eski arkadaş, bir konuda tartışırken işin ölçüsünü kaçırmışlar… Biri, ötekine bağırarak diyor ki: -“Ulan senin baban çıplağın biriydi. Sen kendini ne sanıyorsun? Öteki yanıt vermiş: -“Ne yapsın babam, urbası vardı da giymedi mi?” Sanki İsmet Paşa, dünyanın her yerinde demokrasi vardı da; Türkiye’de demokrasiyi talep eden bir büyük kütle bulunuyordu da; üstelik toplum ekonomisi, kültür birikimi, siyaset geleneği ve anlayışıyla demokrasiye hazırdı da; o da döneminin yerli führeri, halkın demokrasi isteklerinin önüne geçti ve her türlü zulmü yaptı… Allah Allah… Adam, iyi ya da kötü, hiçbir şeyi doğru yapmamış meğer… Saat bile günde tek kez doğruyu gösterir ya, İsmet Paşa hiç ama hiç doğru bir şey yapmamış…
Tarih, 23 Aralık 1930 Menemen… Şafak sökmek üzere… Soğuktan üşümemek için hırpani kıyafetlerini üzerine geçirmiş, yüzünü gözünü kapatmış insanlar, uykulu gözlerle camiye, sabah namazını kılmak üzere gidiyorlar… Ne bilsinler, bir yerlerden kara canavar hortlamış ve kasabalarına çöreklenmiş! Camiye girdiklerinde tanımadıkları yüzlerle karşılaşıyorlar. Daha önceden gelen bu kişiler, daha ibadet başlamadan zikir çekmeye başlamışlar… Her ne ise; bu garip görüntüye karşın, imam namazını kıldırıyor. Ancak bu garip adamlar, durmak bilmiyor. Namazın ardından yeniden zikir çekmeye, şeriat çığlıkları atmaya başlıyorlar. Arada haykıranlar da var:
Çok yakın bir zamana kadar bazı insanlar, Kurtuluş Savaşı'nın hiç yaşanmadığını dile getiriyorlardı.Günümüzde bu kadar uç iddialarda bulunanlar fazla kalmamış olsa da benzer iddialar ile karşımıza bir çok insan çıkabiliyor, bunlardan bir tanesi de Recep Tayyip Erdoğan.Recep Tayyip Erdoğan'a göre Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde Demiryolu yatırımları yapılmadı.Bu idiasını şu sözleri ile dile getiriyor:"Neyi ördün? Hiçbir şey ördüğün falan yok. Demir ağlarla Türkiye’yi biz örüyoruz."
23 Aralık 1930 tarihinde, dördü silahlı altı kişi camiden aldıkları sancağın etrafında insanları toplamaya çalışıyorlardı.Amaçlarını şu sözler ile açıklıyorlardı:""Şapka giyen kafirdir! Yakında yine şeriata dönülecektir."İddialarına göre bu amacı gerçekleştirmek için büyük bir ordu oluşturulmuştu.Bu yalan iddia, halkı korkutmak konusunda oldukça başarılı oldu.Bilindiği üzere, olaya müdahale etmek için Kubilay bölgeye gönderildi.Ardından yaşanan olaylar ise yobazlığın insanı insan yapan bütün değerlere düşman olduğunu bir defa daha kanıtladı.
Demokratik açılım, halkların kardeşliği, demokratik hak talepleri sloganlarının cirit attığı ve Cumhuriyet kürtleri ezmiştir propagandasının yapıldığı bu dönemde biraz geçmişe gitmeyi ve hafızalarımızı tazelemenin yararlı olacağını düşünüyorum. Diyap ağayı bilir misiniz? Hani Atatürk’ün kurtuluş savaşı yıllarında üstü açık bir arabada çekilen resimde yanında oturan uzun boylu , sakallı, sarıklı yaşlı adam.
... 28 ...