• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/eglencelitarih?ref=bookmarks
  • https://plus.google.com/+Eglencelitarihtarih
  • https://twitter.com/Eglenceli_Tarih









Anket
eglencelitarih.com'u arkadaşlarınıza da önerir misiniz?

İsmet Paşa Camileri Kapattı:Kapısına Jandarmalar Dikti

Prof. Dr. Kemal Arı

 İsmet İnönü

(-“Sizi Gidi Maskaralar Sizii!”)

İsmet Paşa, birilerine kızdığında şunu söylerdi:
-“Maskaralar!”
Evet, maskaralar tarihin her döneminde hep var oldular.
Günümüzde de –ne yazık ki- maskaraların maskaralıkları o kadar tavan yapmış ve şarlatanlık düzeyine ulaşmıştır ki; bunları görüp de şaşırmamak mümkün değildir…
Onlar arsızca bütün değerleri tek tek tüketiyorlar. 
Her şeyi kirletiyor; adeta ulus çocuklarının ruh ve duygu kimyalarıyla oynuyorlar…
Kendilerine verilen görevi ustaca yerine getiriyorlar…
Görevleri şu:
Milli değerleri olduğu gibi; tarihi de karalamak; onları toplumun gözünden düşürmek… Böylece toplumu ve kişileri tarihi köklerinden koparmak…
Elbette karalamaya çalıştıkları kişilerin başında İsmet Paşa geliyor:
Kurtuluş Savaşı’nın Batı Cephesi Komutanı, İnönü Savaşları’nın galibi; Lozan’ın mimarı ve demokrasinin kahramanı…
Eskiden de böyleydi:
Atatürk’ü sevmeyenler ve onu yıpratmaya çalışanlar, önce İsmet Paşa’yı hedef alırlardı.
Bunun için yalan üzerine yalan söylüyorlar…
Örnek mi?
Onların savlarına göre, İsmet Paşa; Tek Parti döneminde camileri kapatmış ve önlerine jandarmalar dikip, içine girip insanların ibadet etmelerini önlemiş…
Ne hoş bir fantezi değil mi?
Bu söyleme bakarken de ardından çığırtkanlık kulakları yırtıyor:
“Bu milletin dinini ayaklar altına aldılar; Kuran'ı çiğnediler; parçalayıp sokaklara attılar!”
Alın size faşist bir dönem ve doğal olarak, o dönemin simge ismi Faşist-Diktatör İsmet Paşa (!)
Oysa gerçek şuydu:
İkinci Dünya Savaşı’ydı… 
Savaş nedeniyle ülke büyük bir tehlike altında bulunuyordu. 
Her an ülke savaşa katılabilir; Almanlar dayandıkları Meriç Nehri’ni aşarak Türkiye topraklarına girebilirlerdi. 
Bunun için köprüler yaptıkları da görülüyordu.
Ordu, Trakya’da adına “Çakmak Hattı” denilen bir savunma hattı oluşturmuştu.
Bu nedenle İsmet Paşa, bir saldırı olduğunda, Başkent'in çok zarara uğramaması için Almanlar'ı Ankara'dan uzak tutacak yeni hatlar oluşturuyordu. 
Almanlar’ın çok sayıda savaş uçağı vardı.
İstanbul ise büsbütün tehlike altındaydı.
Bu dünya kenti; kendi içinde dünyanın en önemli tarihsel varlıklarını da taşıyordu.
Yığınla tarihi yapılar, müzeler, bu müzelerde tarihe ışık tutacak envantere geçmiş değerli tarihi eserler ve belgeler...
Başta Topkapı Sarayı olmak üzere, Türbeler Müzesi ve İstanbul Arkeoloji Müzesi gibi sergi yerleri de vurulabilirdi.
Uçaklardan atılan bombaların infilak etmesiyle; bu müzelerde yer alan pek çok tarihi ve manevi değeri yüksek eserler zarar görebilirlerdi.
Bu nedenle İsmet Paşa bir karar aldı:
İstanbul müzelerinde müzelerde sergilenen eserler alınacak ve daha güvenli bir yer olan Niğde’ye koruma amaçlı olarak götürülecekti. 
Niğde göreceli olarak tenha bir yerdi ve konumu olarak da Alman uçaklarının Uçaklar buraya ulaşıp Niğde’yi bombalasalar bile; en azından tarihi eser niteliğinde olan yapıları ve camileri vurmayabilirlerdi...
O nedenle Paşa, İstanbul müzelerindeki tarihi eserleri, savaş bitene kadar Niğde'de saklamaya karar vermişti.
Bunun için de söz konusu eserlerin büyük bir özenle Niğde'ye taşınması gerekiyordu.
Bu nedenle korunaklı sandıklar yapılacak, eserlere refakat etmek üzere kişiler görevlendirilecekti.
Bu kişi bulundu:
İstanbul Topkapı Müze yardımcısı Lütfi Turanbek...
Ve ona bu zorlu işte eşlik edecek 30 ayrı kişi...
Hemen hazırlıklara başlandı.
Eserlerin içlerine konulacağı 391 dışı çinko kaplı sandık yaptırıldı.
Eserler bu ekibin çalışmasıyla özene bezene sandıkların içine konuldu. Bu değerli tarihi eserlerin içinde padişah tahtları, mücevherleri, Hz. Muhammed’den kalan kutsal emanetler; Hz. Muhammed’in sancağı, kılıcı, Hırka-i Saadet, Hz. Osman’ın kanlı kuran-ı kerimi bulunuyordu. Ayrıca Atatürk’ün Samsun’da karaya çıktığı tahta iskele ve başka önemli eserler de vardı. 
İçinde tarihi eserler bulunan sandıklar kara araçlarıyla Sirkeci’ye getirildi. 
391 adet sandık, 48 vagona yerleştirildi. 
Yine Tunabek ve yanındaki kişiler eşleri, çocukları ve yanlarına alabildikleri eşyalarıyla trene bindiler.
Onlar savaş bitene dek Niğde’de kalacak ve eserleri bekleyeceklerdi. Bunun için gittikleri yerlerde evler tutup, aileleriyle birlikte burada oturacaklardı. 
Derken tren hareket etti ve Niğde’ye doğru yola çıktı.
Ve Niğde’ye ulaşıldı.
Önceden yapılan hazırlıklar uyarınca; Niğde’ye getirilen bu değerli eserler ve arşiv malzemeleri sandıklar içinde Ak Medrese, Sarı Han ve Ulukışla gibi korunaklı tarihi mekanlara yerleştirildiler.
Bundan sonra güvenliğin sağlanması önemliydi.
Değerli tarihi eserlerin konulduğu binaların çevresinde Jandarma noktaları oluşturularak, koruma sağlandı. 
Binaların kapıları kilitlendi.
İnsanlar, bu yapıların etrafında jandarmaları görüyor, kapıların kilitlendiklerini fark ediyor, ancak hiçbir şey bilmiyorlardı.
Bu arada Tunabek ve onunla birlikte görevlendirilmiş olanlar aileleriyle birlikte Niğde’de kiralanan evlerde kalmaya başlamışlardı.
Tunabek ve arkadaşları arada bir bu depolara gidiyor, eserleri gözden geçiriyor; müdahale edilmesi gereken durumlarda, dar olanaklarıyla eserlere bir zarar gelmesinin önüne geçmeye çalışıyorlardı.
Öyle ya!
Peygamberin kendinden kalmış Hırkası ya da öteki değerli varlıklar nemden etkilenebilirlerdi. Tozdan, nemden, sudan korunacak yığınla eser, medrese, cami ve başka türlü tarihi yapılara depolanmış durumdaydı.
Herkesin ağzı kilitlenmiş gibiydi:
Kimsecikler savaş boyunca bu olaydan hiç söz etmedi...
Kimse kapıları kapatılan bu ortamlarda tarihi eserlerin sakladığını açıklamadı... 
İstihbarata karşı ağızlar kapatılmış; gerçek bir sır olarak yüreklere yerleştirilmişti....
Depo haline getirilen bu yapıların içine kimse alınmıyordu. 
Jandarmalar ise, depoların çevresinde kuş uçurmuyor; insanları binalara yaklaştırmıyorlardı.
Yalnız Tunabek ve arkadaşları, eserlerin bakımı, temizliği ve başka işleri için sıkı güvenlik önlemleri altında buralara giriyor ve çalışıyorlardı...
Günler geçiyor; bu gizemli durum, meraklı bakışlar altında sürüp gidiyordu.
1943 yılıydı…
İnönü Churchill ile buluşmak üzere trenle Adana’ya doğru gidiyordu. 
Tren Niğde’de durdu.
Paşa trenden indi.
Doğruca tarihi eserlerin konulduğu depo haline getirilen binaların bulunduğu yere doğru gitti....
Paşa, bu değerli varlıkların ne durumda olduğunu; her hangi istenilmeyen bir durumla karşı karşıya olup olmadıklarını görmek istiyordu.
Teftiş yaptı.
Sarı Han’da Tunabek’e sordu:
“Asker nöbetini aksatmıyor, içeri kimse alınmıyor değil mi? Gözüm arkada kalmasın!…”
Ona verilen bilgiye göre, hiçbir sorun görünmüyordu.
Savaş bitti…
Tam beş yıl bu depolarda kalan eserler, 1947 yılında yeniden İstanbul’a getirildi.
Bir tutanakla birlikte, kayıtlı oldukları müze ve arşivlere geri verildi…
Şimdi bir duralım ve bir nefes alalım:
Sanki yanı başımızda gibi kulaklarımızı tırmalarcasına çirkin sesler duyuyoruz:
“İsmet Paşa bu milletin dinini, Kuranı'nı ayaklar altına aldı… Camileri, medreseleri kapattı! Camilerin kapısına kilit vurdu, başlarına jandarmalar dikti…”
Sizi gidi maskaralar siziii…

Kemal Arı, 22.11.2014 Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılapları Enstitüsü

 https://www.facebook.com/kemal.ari


Yorumlar - Yorum Yaz